Vinaora Nivo SliderVinaora Nivo SliderVinaora Nivo SliderVinaora Nivo SliderVinaora Nivo SliderVinaora Nivo SliderVinaora Nivo SliderVinaora Nivo SliderVinaora Nivo SliderVinaora Nivo SliderVinaora Nivo SliderVinaora Nivo SliderVinaora Nivo SliderVinaora Nivo Slider

http://www.bolununsesi.com/icerik/kose.asp?yid=24&id=4353

 

http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/galeridetay/71273/2/2/turkiyenin-en-iyi-10-yaz-oteli

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/babaoglu/2013/06/23/guzel-seyler

http://bizimkahve.gazetevatan.com/haberdetay.asp?hkat=1&hid=20396#

http://www.sabah.com.tr/Pazar/2012/07/29/asude-assos

www.gez-ye-ic.blogspot.com/2011/08/calidus-hotel-assos.html

http://haber.gazetevatan.com/Haber/395194/1/Gundem

 

 

Calidus Otel. Küçükkuyu Assos arasında zeytinlikler içinde bir cennet.

 

Haşmet Babaoğlu
Sabah Gazetesi Yazarı

 

 

 

 

BU YAZIN EN ŞAHANE KEŞFİ: CALIDUS

 


Ne acayip insanlar var. Bodrum'un, Çeşme'nin kalabalığından, pahalılığından, keşmekeşinden şikayet edip edip gene ilk fırsatta kendilerini Bodrum'un, Çeşme'nin temmuz cinnetine fırlatıyorlar. Halbuki başka tatiller de çok mümkün. Daha sakin, daha sade, daha şefkatli... İnsana değer veren, şımartan... Yormayan, kasmayan, sahiden de şehrin, zehrin dışında olduğunu fark ettiren teneffüsler de, unutmuş olanlarınız vardır belki, gayet mümkün! Bizim için dinlenmelik yaz tatili, evvela iyi deniz demek. Temiz, berrak, derin ve de girdiğini hissettiren, çorba olmayan deniz. Sonra iyi yemek demek: Alengirli olması gerekmez, lezzetli yemek. Bir de etraf olabildiğince gürültüsüz, patırtısız, yaygarasız demek. Çocuksuz . Daha doğrusu şöyle: "Annecim! Bebeğim! Bebişim! Prensesim!" diye çınlayan annelerden uzak. Ve tabii bunları vaat eden bir yere giderken de evi satmamak, banka kredisi almamak demek! Yıllardır bu şartlarımıza en uyanlardan biri, Cennet Koyu'ndaki Atami'ydi. Ama bu yıl boyumuzu çok aşan durumlar oldu Cennet Koyu'nda, ortada kaldık! Kim bilir kaçıncı yaz elime aldığım, artık Mutlu Tönbekici mamulü olan Küçük Oteller Kitabı; hayatımızı iyice kolaylaştıran booking.com konforuna rağmen, kim bilir kaçıncı kere gene işe yaradı: Aaa Assos'ta yeni bir yer: Calidus. Kuzey Ege'de bir sürü yeri denemişliğimiz var. Kimi 'doğal' etiketi altında fazla örümcekli, kimi referans verdiği ünlü akademisyenlerle fazla kampus gibidir. Kimi fazla harcıalem, kimi fazla kişisel. Kimi düşük enerjili, kimi haddinden fazla coşkuludur. Çok net söylüyorum, aslında belki hiç söylememeli ve kendime saklamalıydım: Calidus kadar iyisi yok. Kuzey Ege'ye hiç gelmedi. Bir kere, diriltici şahane bir deniz. Taşlar ayağına batana, atlamak isteyene, bu bölgede alışık olmadığımız kadar iyi bir iskele. Sonra 30 oda için 20 dönüm civarı yayılmalık bir arazi, yani kimse kimseye değmiyor! Binalar taş, bahçede yüzyıllık zeytin ağaçları, çimende anforalar, eski objeler, yarı antikalar, salıncaklar, hamaklar... Ve nasıl ama nasıl uğraşmışlar. Denizdeki taşları toplayıp bahçenin süslemelerinde kullanmışlar. Porselen kulplara bile ayrı özenmişler. Hiçbir şey eğreti değil, hiçbir şey fazla da değil; o sade ve zevkli dokunuş her köşeden hissediliyor. Yemekler, bir küçük otel mutfağının ciddi fevkinde. Öğlenleri süper pizza yapıyorlar, akşamlarıysa coşuyorlar. Bayağı iyi restoran yemeği, zarif sunum... Özel keçi peynirinden füme alabalığa, parmak ısırtan köftelerden süt helvasına, hepsi yine olsa yine yenir! Ve işte en can alıcı nokta: Çocuk yok! 12 yaşından küçükler alınmıyor. Yani bazen sınırları/sinirleri fena zorlayan çocuk-ebeveyn terörüne maruz kalmak yok, garantili sükunet var. Tek soru şu: Cırcırböceklerinin bu en çok cırlayanları çocuk mu, yetişkin mi? 12+ mı yoksa 12- mi?!

 

Nur Çintay
Sabah Gazetesi Yazarı

 

 

 

AİLE OLMAK

 

Sizlere, daha önce defalarca söylendiği gibi," Yaşama Sevincini Yeniden Bulacağınız Adres ", demeyecegim..“Turizm Sektörünün  Yüzakı Bir İsletme”,  diye anlatmaya da niyetim yok.Ölmeden önce. görülmesi ve yaşanması gereken yerlerden biri” diye de başlamayacak bu yazı.Cennetten bir köşe”… Ya da Küçükkuyu ile Assos arasında zeytinlikler içinde bir cennetdiyerek de devam etmek istemiyorum bu yazıya...Bunları ve benzerlerini hotelin internet sitesindeki yorumlarda okuyabilirsiniz bol bol...

 

Ben, bunların yerine, “aile”nin bir “parçası” olmaktan bahsedeceğim…

 

Evet. “Hotel”in adı “Calidus”. Bizim gibi “bu da ne demek? Kaz Dağları’nın mittolojik adı “Ida” gibi yine Latince farklı bir anlamı mı var?”,diye düşünürseniz;  Calidus’un Latince bir kelime olduğunu ve “sıcak” anlamına geldğini bulmanız/öğrenmeniz fazla vakit almayacaktır.

 

“Nemsiz”, “kuru” ve nispeten “serin” Kuzey Ege kıyılarının; Assos’un,  en “ sıcak” yerlerinden biri gerçekten de burası. Buradaki ilginin; yakınlığın içinizi ısıttığını hissetmeniz; “Calidus Ailesi”ni farketmeniz ve o aile “fertlerinden” biri haline geldiğinizi idrak etmeniz neredeyse birbiriyle aynı zamanda oluveriyor.

 

30 odalı küçük bir otelde “aileden” olmak kaçınılmaz diye düşünebillirsiniz. Ancak,  20 dönümlük bir arazidesiniz ve etrafınızda 600 tane harika zeytin ağacı ve adeta birer “doğal klima” olan Fıstık Çamı var.  Yani, tatilinizi yayılıp geçirebiliir; ve çok az kişiyle karşılaşabiirsiniz. Kaldı ki, buraya çocuklar da alınmıyor.,

 

Yani, etraf olabildiğince patırtısız, gürültüsüz, yaygarasız; sakin.  Daha doğrusu çocuk sesleri olmayınca, onlara seslenen ya da bağıran  anne-babaların sesleri de yok. İşte, huzur böyle kurulmuş.

 

Arazi geniş ve  kişi az olduğundan kimse kimseyi rahatsız etmeden, gün boyunca  kendine uygun bir  alanda denize girip huzurlu vakit geçirebiliyor.

 

Ve deniz… Odanızdan çıkıp 1-2 dakika içinde denizdesiniz. İster 250 metre uzunluğundaki özel kumsalından, ister iskelesinden girin;  pırıl pırıl, akvaryum gibi bir deniz ve yaşlılarla engellilerinın denize rahatlıkla girip çıkabilecekleri, denizin içine ilerleyen bir platform…

 

Yemyeşil ve bakımlı bahçenin her yerine serpiştirilmiş  bir sürü “obje”…Bunlar Anadolu'nun farklı yerlerinden toplanmış birerr sanat harikası gibi. Hepsinin yaşanmışlıkları var ve hepsi de tam yerini bulmuş. Hiçbiri sakil,  çıkıntı ya da iğreti dumuyor. Bazen bir heykel haline getirilmiş bir  viyolensel, bazen Hotel’in barına çatı yapılmış; numaraları ve hatta adresleri hala üzerlerinde duran eski, ahşap ev kapıları. Bazen de heykeltraşlığını “tanrı”nın yaptığı;  “zaman”la oluşan ağaç gövdeleri… Düşünülerek ve hissedilerek o kadar çok ince detay kullanlmş ki hepsinin bir ruuhu var.

 

Bu objeler içinde kuşkusuz en çok dikkat çekense, hem Hotel’in girişine hem de sahile konuşlandırılmış, içi taş dolu ve adeta yere secdeye varırcasına eğilen bir insan vücudu. Bunun yanına Türkçe ve İngilizce olarak şu yazı konulmuş: ”Her derdi içinize atarsanız, ayağa kalkamazsınız.”.

 

Bütün bunları görüp farkettiğinizde aslında çoktan “o sıcak Calidus Ailesi”nin bir ferdi olduğunuzu  hissediyorsunuz.  Örneğin, olması imkansız ama, siz de Hotel’le ilgili yolunda gitmeyen bir detay farkederseniz  bunu çalışanlarla ya da bizzat Hotel’in sahiperiyle paylaşabilirsiniz.

 

Dedik ya, artık bu ailenin bir ferdisiniz ...

 

Vee işte ebeveynleriniz”….Yani, anne ve babanız…

 

Rıfat (Turhan) Bey ve Gülsen (Turhan) Hanım.  Rıfat Bey’in kitabını görünce anlıyorsunuz. Kitabın adı: “Az Söz, Çok Öz”.  Kitabın önsözünde Cemal Öztürk’ün yazdığı bir söz, herşeyi anlatıyor aslnda: “Göremezsen Detayı Yaparsın Hatayı”. Bu özdeyiş Rıfat Bey’in önemli bulduğu ve bu kitaba aldığı pekçok “tamamlanmamış sözden” biri… Kitabın sayfalarıını çevirdikçe aslında Rıfat Bey’in kitabının herbir sayfasında belirttiği gibi yaşadığını anlıyorsunuz. ”Bir İnsanın Yoksa Meziyeti, Kötü Olur İstikbal Vaziyeti.”, diyen bu adamı habire birşeyle ya da bir yerle uğraşırken görebilirsiniz. Orada Rıfat Beyi izlerken, ağabeyi Celal Bey’le de tanışacaksınız. Ve onun eşi Nezaket Hanm’la…

 

Eeee dedik ya… Artık ailedensiniz...

 

Celal Bey'in mesela, ağaçların dibindeki kurumuş dalları bizzat topladığını göreceksiniz. Rıfat Bey'in, daima dikkatli bir şekilde her ayrıntıyla ilgilenmesine şaşiracaksınız.

 

Hele ki Rıfat Bey, içinden gelip de bağlamasını çalmaya başlayınca şaşkınlığınız daha da artacak. O, önce, “Yemen Türküsü”nü çalıyor.. Ve az daha sonra şaşkınlığınız iyice artacak. Çünkü, bağlamayı son derece ustalıkla çalan Rıfat Bey,  tok ve gür bir sesle türküyü de söylüyor.

 

Orada,  güleç yüzü ve zerafetiyle eşi Gülsen Hanım lafa karışıyor: “Biliyormusunuz Rıfat, TRT’nin sınavını birincilikle kazandı. Ama, bu işe devam etmedi”. Evet, Rıfat Turhan,  bağlama çalması ve türkü söylemesiyle komple bir sanatçı. Zaten, iki tane de albüm sahibi: “Ağaç Gizli Büyüdü”ve “Aşık Oldum Kayboldum”...

 

Bu albümlerde kendi besteleri de var. “Yemen Türküsü”nden sonra, sözü ve müziği kendisine ait olan bir türküyü söylemeye başlıyor; albümlerinden birine adını veren türkü: “ Aşık Oldum Kayboldum”…

 

Bundan sonraki şarkıda birkez daha şaşırıyoruz. Bu bir Azeri Balası; “Dedi ki Yoh Yoh!”...  Şaşırıyoruz, çünkü bu şarkının bir bölümünü de eşi Gülsen Hanım söylüyor. Hem de müthiş bir sesle.  Bu bala’yı karşılıklı söylüyorlar…

 

Bu ikili sabah kahvaltılarında ve akşam yemeklerinde de biraradalar. Rıfat Bey yine, sanatkarlık ve müzisyenlik becerilerini birleştiiriyor. Yemek müzikleri kendisinin 1500 plağı geçen kolleksiyonundan seçme. En az 40 yıllık LP'leri çalan pikabının başına geçiyor, kâh Münir Nureddin, kâh Müzeyyen Senar, Zeki Müren çalıyor; kâh 1940'ların Rembet'leri, Latin Amerika tangoları... Bir de manyetolu gramofonu var, borulu olandan. 78'lik plaklar için. Hep, geçmiş zaman nostaljisi kulaklarda. Bu nostaljik şarkılara,  cırcır böcekleri eşlik ediyor burada.  Gece saat  10'dan sonra müzik de yok. Sadece denizin sesi var.

 

Özenle hazırlanmış sabah kahvaltılarını zeytin ağaçlarının altında, hafif bir meditasyon müziği, cırcır böceklerinin ve kuş seslerinin adeta terapi yapar gibi müziğe eşlik eden sesleri arasında yerken, akşam yemeklerini deniz kenarında, yıldızların altında tatmak..

 

Akşama doğru yemek masalarının yerinin, hava durumuna göre değiştiğini göreceksiniz. Değişmeyen tekşey masaları muhakkak dolaşan ve adeta bu toplu meditasyona kaıtılıp size “merhaba” diyen  ailenin evcil, sevgi dolu ve sevimli  köpekleri Korsan ve Lucy…

 

Bu arada siz de sürekli hareket halinde, hep çalışkan, hep kibar genç personelin, masaları deniz kıyısından ağaçların altına, ağaç altından deniz kenarına ha bire taşıdığına şahit olacaksınız.

 

Bu genç kadro  içinde, GaziAntepli Mehmet’e ve onun yeğeni İbrahim’e yakın igiilerinden dolayı teşekkür etmemiz lazım.

 

Ayrıca özel bir teşekkür de Resepsiyon Görevlisi Seren Fidangül Hanım’a…

 Mithat Bereket

Ağacın ruhuyla bütünleşik...

Uyanıyorsun. Ortalık aydınlanmış. Güneşi göremiyorsun. Kaz Dağları'nın arkasında henüz. Yavaş yavaş yükseliyor. Balkona çıkıyorsun. Denizin foş-foşu. Bahçede zeytin ağaçları, yabanisi, aşılısı, fıstık çamları, serviler, nemsiz iklim, sonsuz mavi gök, hepsi zihnine terapi. Ne siren sesi, ne trafik, ne uçak sesi, hiç bir yapay ses yok. Sadece kuş, deniz, rüzgar ve sen... Gidip yüzünü yıkıyorsun. Taştan kesme lavabo. Sabun saf zeytinyağı. Şampuan da öyle. Kremler de öyle. Bir zeytinyağı mâbedindesin. Doğallıkla bütünleşik... Kahvaltı, zeytin ağaçları arasındaki masalarda. Her masanın üstünü, ince bir ustalıkla oyulmuş Calidus ismi ve logosu kaplıyor. Görülür görülmez bir tasarımla. Ama var. Orada... Güne zeytinyağı ile başlamak. Zeytinin meyva suyu bu. Kabuğu soyulmuş domatesi, biberi, salatalığı banarak. Ahmet Usta'nın hemen oradaki fırınından çörek otlu susamlı pideler, mini pizzalar. Peynirlerle, ev yapımı reçellerle. Her yarım saatte bir yeniden demlenen çay. Haşlanmamış, taze, lezzetli. Zeytin dallarındansüzülen güneş. Sabah mahmurluğuna uygun Zen müziği. Her şey sakin. Çocuk yok. Çocuklarıyla başa çıkamayan yorgun, bezgin, yılgın anne babalar yok. Burası, yetişkinler için... 

Kıyıya iniyorsun. Çamların, zeytin ağaçlarının kesin gölgeside var, iki metre ötede güneş de var. Bastığın yer, çimen. Kum, daha ilerde, alçak duvarın arkasında. Duvar, betonsuz, farklı renklerde taşlardan sabırla kesilmiş. Eskiden zeytinyağı ezen taş tekerlekleri kese kese tekrar tekrar kullanmışlar. Abi-kardeş Celal ve Rıfat Turhan'ın sıfırdan, en doğal haliyle, zeytinlere ağaçlara dokunmadan, bir kızılderili mimarlığıyla yarattıkları bir sükûnet alanı. Denizden traktöre takılı tarakla bin zahmetle çıkarttıkları tonlarca taşı, yerlerde, duvarlarda doğal malzeme olarak kullanmışlar. Ayrıca, taş ocaklarından, farklı renklerde taşları tek tek seçerek, bütün yapılarda. Eski demiryolu traverslerini yerlere, duvarlara estetikle dizerek. Bazısının üstünde, hangi trenleri taşımış, hangi zamanda rayları tutmuş demir aksam, paslanmış duruyor. 

Ve, kıyıda bir şıklık: Denizin içine doğru 8-10 metre ilerleyen bir platform. Kenarında tutunacak yeri de var. Denize ilk girişte sorunu olanlara, yaşlılara denizi sunmak için yapılmış. Denizle sorunu olmayanlar içinse uzun, yüksek bir iskele hazır. Sezon sonunda tahta kısmı tek tek kaldırılıyor, yaz sezonu için yeniden kuruluyor.   

Hava durumu, denizin ilerde adalarla, karalarla bölündüğünü sana hatırlatacak. Çoğu zaman, taa ufuktaki Ayvalık-Cunda pusların ardında. Kocaman Midilli bile bazen yok. Ama uygun havada, ikisi de yaklaşıveriyor. Deniz, her zaman hareketli. Trafiksiz. 

Gece ise, gökte yıldızlarla Samanyolu görülecek kadar berrak. Çek bir şezlong, uzan, evreni seyret, belki bir kayan yıldız görürsün. Görmesen de taa çok ilerde Ayvalık ve Midilli'nin göğe yansıyan ışıklarını. İçin geçer, uyursun, ama uyuduğunu anlamadan. Şehirde soluyamadığın, zaten istesen de soluyamayacağın bir temiz havada.

Akşama doğru yemek masalarının yerinin, hava durumuna göre değiştiğini göreceksin. Hep zıp zıp hareket halinde, hep çalışkan, hep kibar genç personel, masaları deniz kıyısından ağaçların altına, ağaç altından deniz kenarına ha bire taşıyacak. Rıfat Bey, yanında her zaman güleç, her zaman doğal zarif eşi Gülsen Hanımla, misafirleri 8'deki yemeğe hazırlayacak. Rahat beyaz puf koltuklarda yayılmaktan vazgeçmek, salıncaktan inmek sana zor gelecek. Masalarda her odanın her gece farklı yeri var. Masaların arası uzak. Konuşmalar duyulmaz. Mutlak mahremiyet. Personel, hızla ve alışkın, servisi yapıyor. Aklına gelebilir: Neden burada açık büfe yok? Yok, çünkü kişisel servisin yerini açık büfe plastikliği tutamaz. Burada plastik yok. Sandalye bile. Hani, o içiçe geçenlerden... Mutfağın bacaları, tek bir büyük bacadan yükseliyor. Üzerindeki eski malzemeyi gören Amerikalı bir turist, "Bu kaçıncı yüzyıldan kalma?" diye sormuş. Bu, Celal ve Rıfat beylerin doğa ile bütünleşik mimarisi. Yüzyılı yok. 

Yemekten önce ve sırasında Rıfat Bey'in bir diğer becerisi, müzisyenlik birikimi ortaya çıkıyor: En az 40 yıllık LP'leri çalan pikabının başında kâh Münir Nureddin, kâh Müzeyyen Senar, Zeki Müren, kâh 1940'ların Rembet'leri, Latin Amerika tangoları. Bir de manyetolu gramofonu var, borulu olandan. 78'lik plaklar için. Hep, geçmiş zaman nostaljisi kulaklarda. Yemek sırasında Rıfat ve Gülsen çifti, misafirlerleaynı mekânda. 10'dan sonra müzik de yok. Sadece denizin sesi var.

22 dönüm arazinin kıyı hariç tamamı yeşil. Mükemmel bir düğün mekânı aslında. Kıyı boyu zaten 250 metre. Ferahlığına, bahçede A'nın B'ye uzaklığına şaşacaksın.Ortamın bakımlılığına da... Celal Bey'in mesela, ağaçların dibindeki kurumuş dalları bizzat topladığını göreceksin. Rıfat Bey'in, daima ve daima dikkatli, adım adım her ayrıntıyla ne kadar ilgilendiğine şaşacaksın. Ve sen, bir İsviçre Saati gibi tik-tak işleyen bütün bunları alt alta sıralayıp, buraya tekrar tekrar gelme arzusuyla dolup taşacaksın.

 

Edip Emil Öymen

Hayat boyu gazeteci

 

 

 

 

 

 

 

rek-1rek-2